TARİHİ TÜRK YURDU DOĞASI İLE GÜZEL ESKİPAZAR

Mithat UYANIK

ESKİPAZAR MERKEZ YUSUFBEY CAMİ-İNDEN MERKEZİ SİSTEMLE BÜTÜN CAMİ CEMAATLERİNE VAAZ OLARAK HİTABEDEN SAYIN GÖREVLİ VAİZ AŞAĞIDAKİ BU YAZIYI OKUMALIMIDIR?

2014-10-12                  "Eskipazar'da 25 Temmuz 2014  cuma günü Eskipazar Merkez Yusufbey Cami'inde yapmış olduğu cuma vaazında görevli vaiz islam da red olunanları  sıralarken milliyetçiliği de red olunanlardan saymıştır. Aynı gün Eskipazar da cuma namazı sonrası zalim İsrail'i kınama protestosu yapılmış Suriye de ve Irak'ta gavim gardaş nerdesen ölüyorum çığlıkları ile feryat edenlere kellesi kesilen ve cansız  bedenlerine de  nice kurşunlar  sıkılan  mazlumlara değilde Hamas'a selam direnişe devam sloğanları atılıyordu. 

           10 Ekim 2014 günü de aynı kişi aynı cami'i deki cuma vaazında da milliyetçilik ve kavmiyetçilik adına olaylar çıkarıyorlar diye  söz etmiştir.

    Eskipazar'da Tanrı Dağı kadar Türk Hıra Dağı kadar müslümanız.

     Türklük bedenimiz İslâmiyet ruhumuzdur.

     Ruhsuz beden ceset gibidir. Diyerek Eskipazar'da Alparslan'ların gönül dostlarınında bulunduğu bir ilçede

        SAPLA SAMAN KARIŞTIRIYORMU ACABA?" 

  ---------------------------------------------  

 

Anayasal Milliyetçilik

1982 Anayasasında, Atatürk Milliyetçiliği ile Türk Milliyetçiliği eş anlamda kullanılmıştır. Atatürk Milliyetçiliğinden, 1982 Anayasasının giriş kısmında belirtilen Türk Milliyetçiliğini anlamak gerekir. Yine şunu ifade etmek gerekir ki, 1982 Anayasası bu düzenlemeleri ile, Türkiye Cumhuriyeti'ne hakim olan milliyetçilik anlayışının niteliği üzerinde gereksiz tartışmalara gidilmesi ihtimalini ortadan kaldırmıştır (ÖZBUDUN, 1998: 52).

 

Yine bu düzenlemeler gösteriyor ki, 1961 ve 1982 Anayasalarının benimsedikleri milliyetçilik anlayışı anayasal milliyetçilik anlayışıdır. Çünkü, her iki Anayasada da milliyetçilik anlayışı, ırk, dil ve din gibi objektif benzerliklere göre değil, kader, kıvanç ve tasa ortaklığına ve birlikte yaşama arzusuna dayanan sübjektif milliyetçilik anlayışı olduğu görülmektedir (ÖZBUDUN, 1998: 53).

 

Bu anlayışın doğal sonucu da, 1961 ve1982 Anayasalarına yansımıştır. Nitekim, 1982 Anayasası, 1961 Anayasası gibi Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür  hükmüne yer vermiştir. Dolayısıyla, Türk anayasa sisteminde ve Atatürk milliyetçiliğinde federal bir devlet yapısı ve farklı vatandaşlıklar söz konusu olamaz. Devletin temeli tek ulus ve tek millet gerçeğine dayanır. Yani Türkiye Cumhuriyeti, tek millete, Türk milletine dayanan üniter devlettir. Başka bir ifadeyle, Türkiye Cumhuriyeti geçmişteki çeşitli imparatorluklar gibi bir çok milletleri bir araya  getiren çok milletli bir devlet değildir.

 

Bu düzenlemelerin bir başka sonucu da, Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk kabul edilmesi ve bunlar arasında ırk, dil, din, kabile, sınıf ve zümre farkı gözetilmemesidir. Bu düzenlemeler, kader, kıvanç ve tasada ortaklık ile, birlikte yaşama arzu ve iradesini esas kabul eder. Hatta, Atatürk Milliyetçiliğine göre, bir kimsenin ‘Türküm' demesi, Türk milletine mensup olması için yeterlidir ve ona devletin Türklere millet olarak sağladığı bütün hakları sağlar (KOCAOĞLU, 1998: 352).

 

Anayasamızın benimsediği Atatürk Milliyetçiliği, aynı zamanda, akılcı, çağdaş, medeni, ileri dönük, demokratik, insani ve barışçıdır. Yine Atatürk milliyetçiliği, sosyalizm ve komünizm gibi milliyetçiliği reddeden akımlara karşı olduğu gibi, faşizm ve nasyonel sosyalizmdeki gibi, ırkçılığa, şovenizme ve saldırganlığa da karşıdır.

 

Atatürk milliyetçiliği birleştirici ve bütünleştiricidir. Atatürk'ün tanımıyla, bir harçtan yani kültürden olan insanların oluşturduğu topluluğa ya da cemiyete millet denir. Atatürk'e göre, geçmişte beraber ya da birlikte yaşamış, halen beraber yaşayan, tarihsel süreç içinde kazanmış oldukları zengin miras ve ortak değerleri korumak, gelecekte de birlikte yaşamak arzu ve iradesini gösteren toplumlara millet denir.

 

Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük önem vermiş ve bu kavram Anayasalarda temel ilke olarak yer almıştır. Atatürk Milliyetçiliği, ülke ve ulus bütünlüğünü koruyan temel ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti Atatürk Milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın güvencesidir. Devletin, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin  niteliklerinden birini oluşturmaktadır.

 

Anayasamızda düzenlenen Atatürk milliyetçiliği eşitlikçidir, eşitlik fikrine dayanır. Milleti meydana getiren fertler arasında  herhangi bir ayrım gözetmez. Atatürk milliyetçiliğinin hedefi, imtiyazsız ve sınıfsız bir millet oluşturmaya çalışmaktır. Atatürk milliyetçiliğinin eşitlik anlayışı, sadece hiçbir ferde, aileye, sınıf veya zümreye imtiyaz tanınamayacağını  kabul etmekle kalmaz, aynı zamanda milleti meydana  getiren fertler arasında bir refah eşitliği kurmayı da amaçlar (ARSLAN, 1981: 18).

 

Anayasamızda düzenlenen bu milliyetçilik anlayışını anayasal  milliyetçilik olarak nitelendirebileceğimiz gibi, modern milliyetçilik olarak da nitelendirebiliriz. Atatürk'ün, ‘'Yurtta Sulh, Cihanda Sulh'' prensibi de, bu modern milliyetçiliği benimsediğini göstermektedir. Modern milliyetçilik kişileri otomatlaştıran teorileri reddeder, insanı insan olarak yüceltir (TÜZÜN,1987:5).

 

Milliyetçilik ilkesinin pratik olarak en önemli sonuçlarından biri de devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüdür. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi Türkiye Cumhuriyeti'nin bir tek devlet olduğunu, tek bir millete dayandığını belirtir. Bu ilke, ülke veya millet unsurlarında bölünme tehlikesi yaratabilecek olan her türlü ayrılıkçı akımın yasaklanmış bulunduğunu ifade etmektedir. Aynı zamanda bu ilke dış bağımsızlığın ve ülke bütünlüğünün korunması unsurlarını da içerir.(1)

 

   Milliyetçilik ve sevgi

İslam'da milliyetçilik anlayışı, kavramı tamamen reddedilmiş midir. Yoksa meşru olan ve olmayan diye iki sınıfa ayırabilir miyiz. Mesela kişinin kendi kavmini müslüman olan başka bir kavimden daha fazla sevmesinde ya da hemşehrilik açısından ise hemşehrisini diğer yöre insanlarından ayrıcalıklı göstermesinde dinen bir mahzur var mıdır.


Cevap:

İslâmın mensuplarını dâvet ettiği câmia (ümmet) gerçekleştiği takdirde hiçbir müslüman fert ve gurup bu câmianın dışında kalmayacak, ona dahil olacaktır. Milliyet ve milliyetçilik bu câmianın dışında kalmaya ittiği ve sebep olduğu zaman -İslâm yönünden- meşruiyyetini kaybeder. Böyle bir câmia fiilen gerçekleşmemiş veya bozulmuş olursa müslümanların guruplar (bu arada kavimler, bu mânâda uluslar) halinde birlikler, toplum yapıları oluşturmaları birlik ve değerlerini korumak için gerekli tedbirleri almaları tabiî ve zaruridir. Bu zaruretle karşı karşıya bulunan gurup (topluluk, toplum) bugün anlaşılan mânada bir ulus/millet ise milliyetin temel unsuru (kimliğin belirleyici öğesi) İslâm olacaktır. Toplum, mevcut yapısını tarihi bir zaruret ve ârıza olarak görecek, imkânların
elverdiği ölçüde ümmet yapısına geçmeyi, bu yapıda birleşmeyi amaç edinecektir. Bu kayıt ve şartlar içinde ve bu mânada bir milliyet ve milliyetçilik meşrûdur ve günümüzde zaruridir.
Bugün dünyada elliden fazla İslâm ülkesi vardır ve müslümanların kimlikleri üç unsurdan oluşmaktadır: Dini, kavmiyeti ve ülkesi. Günümüzde bir müslüman "T. C. vatandaşı, müslüman, Türk", "İran İ. C. vatandaşı, müslüman, Farısî", "A.B.D. vatandaşı, müslüman, zenci" ...şeklinde tanımlanmaktadır. Müslüman hangi ülkenin vatandaşı ve hangi kavmin, etnik gurubun mensubu olursa olsun her şeyden
önce müslümandır, sonra bir ülkenin vatandaşıdır, sonra da bir etnik gurubun mensûbudur. Bu sıra bozulmadığı, her bir unsurun hakkı verildiği, amaç bölünme değil, bütünleşme olduğu müddetçe müslümanlar arasında kimlik farkı kısmen tabiî ve kısmen zaruri olarak meşrûdur, zararsızdır, faydalıdır, Kur'an'da yer alan "tanışmanız, tanımlanabilmeniz için sizi guruplara ayırdık" buyruğuna uygundur.
Gerçeğe (vakıaya), bilime ve dine göre insanların tamamı tek bir ırka, etnik ve kültürel kökene dayanmıyorlar; inancımıza göre bir ana ve babadan türemiş olmalarına
rağmen, çeşitli sebeplerle sosyal, kültürel ve etnik guruplar oluşmuş, ortaya -halk deyişiyle- yetmiş iki buçuk "millet" çıkmıştır. Kur'an dilinde bu guruplara "kavm, şu'ûb ve kabâil" deniyor. Allah, yarattığı insanları kavim, şuûb ve kabâil olarak farklı kılmasını "te'âruf" hikmetine bağlıyor. Teâruf kelimesi "irfan ve marifet" kelimeleriyle aynı kökte birleşiyor. Buna göre bir kabile, kavim, ümmet...değil, birden fazlası vardır ve bu farklılığın hikmeti, sebebi fert ve topluluk olarak insanların tanınmasını, gerektiğinde birbirinden ayırılmasını, bütün insanlığa ait kültür ve medeniyetlerin farklı renklerinin ve şekillerinin oluşmasını, Allah'ın en büyük eseri olan insanlığın bütün marifetini ortaya koymak üzere yarışmasını...sağlamaktır. Kur'an'da "millet", bir dine bağlı insan topluluğu, bir insan topluluğunu çerçevesine alması bakımından din manasında kullanılıyor. Etnik ve kültürel farklılıklar ise daha ziyade kavm kelimesiyle ifade ediliyor. Ümmet kelimesi de "bir din üzerinde birleşen, aralarında ortak inanç ve değerlerin bulunduğu, birlik ve beraberlik içinde yaşayan bireylerden oluşan topluluk" manasında kullanılıyor (Kur'an'da bu kelimenin başka manalarda da kullanıldığı olmuştur).
İnsanların farklı etnik ve kültürel aidiyetlerinin bulunduğu tabîî (yaratılış gereği) bir gerçek olduğuna göre dinin bunu reddetmesi düşünülemez. Dinin reddettiği ırkçılık (kavmiyet), kendi kavmini, bu manada milletini, dine ve evrensel değerlere göre değil de sübjektif ve hissî değerlendirmeye göre üstün bilmek, başkalarını hor görmek ve egoizme saparak "ötekilere" zulmetmek, hak ve hukuku çiğnemektir. Eğer buna birileri milliyetçilik diyorsa, bu manada bir milliyetçilik de İslam'a aykırı düşer.
Bir fert veya topluluk kendini mesela "kürdüm, müslümanım, filan yerliyim, filan ülkenin vatandaşıyım..." diye tanımlayabilir. Kendini böyle tanımlayan bir fert ve gurup, "bizi biz yapan kürtlüğümüz ve müslümanlığımızdır" da diyebilir; evet o gurubu diğerlerinden ayıran iki önemli özellik bunlardır. Buraya kadar dine aykırı hiçbir nokta yoktur. Ama ben "Kürt, Türk, Arap, Farsî, İngiliz..." olduğum için başkalarından üstünüm, ben imtiyazlıyım..." derse İslam'a aykırı bir değerlendirme yapmış olur.
Müslüman kavimlerden biri de Türkler'dir. Bu kavim (bu manada millet) bin yıldan fazla bir zamandan beri müslümandır. Kendini tanımlarken de yalnızca "Muhammed ümmetindenim, müslümanım" dememiş, bunlara ek olarak "Karahanlı, Selçuklu, Osmanlı..." da demiştir; evet mesela Osmanlıyı başkalarından ayıran iki önemli özellik "müslümanlığı ve Osmanlı Türkü" oluşudur. Türklük "gövde", müslümanlık "inanç, ruh ve düşünce" gibidir; böyle bir tanımlama gerçeğe de dine de uygundur. Türk'ü, Kürd'ü, Arab'ı ve diğerlerini birleştiren unsur dindir, müslümanlıktır; farklı olan özellik dine aykırı bir değerlendirmeye ve uygulamaya tabi tutulmadıkça ortada bir problem de yoktur, olmamalıdır. Bugün Türkiye'de yaşayan insanların kahir çoğunluğu Türk olduğu için (az çoğa tabidir kuralına göre) milletin adına Türk, ülkenin adına da Türkiye demek sakıncalı değildir ve tefrika konusu yapılmamalıdır; ama bu, milletin bütün fertlerine Türk deme sonucunu da doğurmaz.
İnsanın iyi bir müslüman olabilmesi için etnik aidiyetinden uzaklaşması, sıyrılması gerekmez, bu aidiyet içinde iyi bir müslüman olabilmek için başkalarıyla yarışması gerekir; bu şuur ve yarış, adı ne olursa olsun İslam'a aykırı değildir
. (2)

       KAYNAKLAR.

        1-Anayasal Milliyetçilik

            http://www.bilgiportal.com

         2-www.Hayrettin Karaman.net

            İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'n Web Sitesi. 

 

                                                       ESKİPAZAR YEREL78


Yorumlar - Yorum Yaz


Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam34
Toplam Ziyaret77063
Hava Durumu
Anlık
Yarın
10° 17° 4°
Takvim
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar3.87653.8921
Euro4.57284.5911